Thursday, December 22, 2005

The Reality of Love : Will you mary me?

Dün yine dertli bir kadın dizlerimde ağladı. Onulmaz acılarla yanıyordu adeta. Evet haklısınız biraz abartım. Ama onların abartma tozlarının yanında benimki leblebi tozu kalır.

Böyleleri hep beni mi buluyor bilmem. Hani ben de açıveriyorum ya ağzımı. İçeriği utanç verici olan, ücra detaylara dalıyorum ya paldır küldür. Dünkü kadın ağlaya ağlaya derin meselelerle (söylemesi ayıp "karı-kız" işleri derler) bana bir güzel rahatsızlık verdi. Uğurlarken "Oh ne iyi ettin de geldin" dememe rağmen, gelecek bir yıl içerisinde tekrar yüzünü görmek is-te-mi-yo-rum!

Yanımda salya sümük ağlayan kadınların çoğunda garip bir özellik tespit ettim. Hadi neyse, bugünlük genelleme küreğini çok doldurmayayım; bazıları böyle olsun... Hatta birkaç tanesi... Hatta hiç olmasın ben arka nahiyemden bildiriyorum...

Etrafımda fiziksel şiddet gören kadınlar yok. Aslında şiddet gören arkadaşlarım var ama onların bundan şikayetçi olduklarını söyleyemem. Hatta darbelerin şiddetli olmamasından şikayet edenlere bile rastladım. Bu yüzden benim tespit biraz güdük kalıyor anlayacağınız. Bizimkilerin tuzu kuru. O genç, aykırı çocukların "Bir derdim var" şarkısı var ya, işte onu bağıra çağıra söylemelerine rağmen, ortalama bir Türk kadınının karşılaşmakta olduğu sorunlara kıyasla devede kulak kalıyor.

Bu dertsiz kalma hastalıklarından mıdır bilmem, bizimkilerin gözyaşlarının arkasında garip bir durum var. Birincisi bunlar -dünkü de böyleydi- erkek arkadaşlarına zerre ilgi göstermiyorlar. Bir olur, iki olur... Çocuk dayanamıyor. Arkasından koşmayı, canım cicimleri bırakıyor tabi.

Sonra, bu tamponu kalkıklar ilginin kesildiğini, eskisi gibi en pms tavırlarına bile "Olsun hayatım"lar alamadıklarını anlayınca bozuluyorlar. Ama inat bu ya, iyice terslemeye başlıyorlar çocukları. Bir yandan da "Neden böyle yapıyor neden ilgilenmiyor" diye soruyorlar kendilerine...

E doğal olarak çocuğun gözü kayıyor dışarıya. Yani anlayacağınız göz göre göre savuruyorlar çocukları başka kollara.

Aslında çocuğun içinde fesatlık da yok. Öyle uzakta da aramıyorlar. En yakında kim boş hemen bir sıra kayıveriyorlar. Sevgilisinin en yakın kız arkadaşında alıyorlar soluğu. Bu "en yakın" denen "yelloz"da da -o öyle diyor- hiç mide yok anlaşılan, seve seve kabul ediyor geleni. Aslında gizli saklı ya durum, onun çekiciliğine kapılıyor birazcık da...

E uzun sürer mi hiç bu Bermuda şeytan üçgeni... Bozuluyor... Bizim kız öğreniyor bunların ilişkisini, sonra basıyor "en yakın" kız arkadaşının evini. Küfürlerin biri bin para. Sanırsın, İstanbul'un en azılı mafya babası. Ek olarak tekme tokat girişiyor kıza. Saçını başını yoluyor.

... Ve sonra, bu değme kabadayılara taş çıkartacak kadın geliyor benim dizlerimde zırlaya zırlaya bir hal oluyor... Sanki dayağı o yemiş de, mor gözle ağlıyor... Aynı cinsten olmamıza rağmen, bu nasıl bir duygudur, bu nasıl bir mantıkdır hala anlamış değilim...

Bu arada bizim bilgisayar manyağı sonunda burayı kaydettirmiş blog kardeşliğine. Erkek arkadaşı evlenme teklif etmiş de bana söylemeye koşmuş gibi girdi eve. "Müjde müjde..." diye haykırışının ardından "kaydettirdim" gibi bir şey çıkınca, okumakta olduğum dergiye geri döndüm. O hiç bozmadan derginin arkasından ballandıra ballandıra anlattı. Ama ben yine "hı hı"dan başka karşılık vermedim...

Bu kadar emeğinin karşılığında buradan onun blogunun reklamını yapmam lazım aslında ama "Körler sağırlar birbirlerini ağırlar" olmasın. Baştan antlaşma yaptık zaten. "Öyle yayılsın istemiyorum" dedim, "İşim başımdan aşkın, ordakilerle baş edemiyorum bir de nettekilerle mi uğraşacağım".

"Ay şekerim" ile başlayan yorumlar yapmayacağız bloglarımıza. Öyle karşılıklı atışmalar da yok... "Kabul ediyor musun?" dedim. Boynunu büktü. "E tabi ne de olsa sen yeterince e-mail alıyosun di mi!! Ne olur sanki biraz da ben meşhur olsam". "Yok" dedim, "İşine gelirse..."

TB

Wednesday, December 21, 2005

Sir Elton John & David Furnish

Bunca karışık, çapraşık, sıcak siyasi gündemin arasından sıyrılıb* nasıl böyle afif* konulara dalıveriyorum bilmem. Ama dalacağım işte... Beynim normal fonksiyonlarını yerine getiremezken ağır konularda atıp dutma* gibi bir sıpalık yapmayayım.

Elton John'u hepiniz tanıyorsunuzdur. Bildiğimiz şarkıcıdır kendisi. Nasıl ülkemizde şarkıcılara sanatçı deniyorsa, İngilizler de bu şarkıcının isminin önne "sir" ekliyorlar. "Soylu Eltın Con" oluveriyor. Ben pek bilmiyorum soyluluğu nereden geliyor ama kıskandığımı hemen belirteyim. Bu ne ihtimamdır canım. Yere göğe sığdıramıyorlar dobişi (şişko anlamında değil tatlı anlamındadır, yerseniz). Ha tamam güzel melodiler üretiyor, sesi de güzel ama ne bileyim... Neyse bana söz düşmez...

Aslında Elton (evet, yakın arkadaşım olur, bir keresinde Londra'da ayaküstü konuşmuştuk, artık dost sayılırız) bu ününü birazcık da cinsel tercihinden alıyor da denebilir. Karşı cinse karşı, karşı bir tavır sergileyip, hemcinslerine meyil eden bu arkadaşım bilmem kaç yıl önce tanıştığı David Furnish adlı çocukla evlendi. Evet, evet. Yanlış duymadınız. Gelinin adı David. Yani bu durumda kime gelin kime damat denilecek onu pek bilmiyoruz ama bana soracak olursanız David'in zerafetine, yüzünün güzelliğine ve gençliğine bakılırsa gelin o.

Biz kadınlar kör talihidir bu konuda. Nerde inanılmayacak derecede yakışıklı, cillop gibi (tahtaya vurun) bir erkek varsa hepsi kadınları daimi arkadaş olarak görürler. Yani eşcinseldirler. Elton'ı kıskanmamın (bok atmamın) nedeni belki de budur. Ama lütfen şu çocuğun güzelliğine bakar mısınız (resim, fotograf eklemeyi de öğrendim ya, hemen uygulayayım);



Yani Davidcim yabancı değiliz, aramızda kalsın, parası için mi canım? Ha? Çok ünlü oluşuna mı vuruldun? Ne bileyim, baba oğul gibisiniz yan yana gelince. Allah aşkına kendi özgür iradenle mi verdin bu kararı? Beni ilgilendirmez ama şöyle bir sarışını taksan koluna... Sen esmer, o (belki de ben) sarışın... İyi olmaz mı ama... Şöyle salına salına gezseniz Londra sokaklarında... Ahh ahh...

Neyse, en iyisi ben burada bitireyim...

Tuğçe yataktan bildirdi.

* Burnub tıkalı

Blog Entertainment Tonight

Akşam yemeğinin hemen ardından bir ağırlık çöker ya insanın üzerine, o anda ağızdan salyalar akıta akıta uyuyacaksın arkadaş! Dinlemeyeceksin hiç anneyi, arkadaşı, doktoru filan... Yok sağlıksızmış, yok karaciğer çalışmazmış...

Ama yoook... Sanki tüm İstanbul'da alarm verildi ya; "Dikkat, dikkat! Tüm ekipler, bir adet yemek sonrası uyuklama vakası..."

Din dong...

Kurye elemanı. Ofisten bir kucak yazı... Neymiş efendim acilmiş... Bu arada kurye elemanları da pek değişmiş görmeyeli. Ya da ben hep gündüz çalışanlara denkgeldiğimden midir nedir? Söylemesi ayıp yaşlı!

70li yılların modasına benzer, uzun saplı bir heybe çantayı boynuna asmış, zor taşıyor. Bir de adam baya, bildiğimiz pala bıyık taşıyor burnuyla ağzı arasında yahu. Ben imzayı atarken, işaret parmağının üzeriyle bıyıklarının altını şöyle bir çizdi. Böyle bir manzarayla karşılaşınca ister istemez ağzımdan minik bir "Aman yarabbi!" çıktı. Başımı, gözlerimi nereye kaçıracağımı bilemedim. Sonra yahu ben neden utanıyormuşum diye düşünerek kafamı kaldırıp gözlerinin içine bakmayı düşündüm. Yok. Olmadı. Terliklerime bakarak uzattım kağıdını. Sonra öksüre öksüre gitti.

Gelen yazıları attım masaya umursamadan... Sıraları bozuldu... Masanın üzerine 52 kartları gibi yayıldılar. Bir nebze dağılan o tatlı uyku halini geri kazanmak için bir adet batteniyeyi sırtıma alıp, geçtim televizyonun karşısına. Kovboy gibi, kolumu battaniyenin altından çıkarıp, kumandayla televizyonu seri ve küçük hareketlerle vuruyordum. Değiş! Değiş! Geç! Üff!

Sağa sola bakınmaya başladım. Ne arıyorsam? Uyu işte. Yok. Kaçtı bi kere. Aklıma dolaptaki keşkül geldi. Ama yememeliydim. Denizde sağa sola salınan dubalar gibi oldum yahu... Yeter artık... Yok, irade falan yok bende. İrade yok ama bol bol üşengeçlik var. Beyinden tatlıyı alma iznini zor bela aldık ama üşengeçlik yüzünden sıcacık battaniye altından çıkmaya, mutfağa kadar yürümeye üşeniyorum. Tam o sırada, ding donnng...

Tatlı hediyeli mutfağa bile gitmeye üşenen ben, şimdi bu çalan kapıyı açmak zorundaydım. Bu kim şimdi bu saatte diye söylene söylene açtım kapıyı. Arkadaşım. Sanki hararetli bir sohbetin tam ortasındaymışız gibi hiçbir ucundan tutamadığım bir şeyler anlata anlata girdi içeri. Elim hala açtığım kapıda, arkasından ona bakıyorum. Elini kolunu sallaya sallaya anlatıyor. Yok belli ki çok dolu. Anlattıkça anlatıyor. O anda anlıyorum şekerlemenin suya gittiğini. Hem tatlıdan da oluyorum. Yarısı yenmiş tatlı hiç misafire ikram edilir mi?

İçeriye girdiğinden beri aralıksız, makinalı tüfek gibi saydırdığı cümlelerinin hızını kesmeden üzerimdeki batteniyeyi ve kaloriferleri soruyor, ardından duruyor. Yok önemli bir şey değil diyerek geçiştiriyorum.

Tekrar kaldığı yerden devam ediyor ateşe. Ama bu kez anlattığı şey farklı. Bir gruptan mı, bir dernekten mi ne bahsediyor ama seçemiyorum. Bilgisayardan anlayan gözlüklü tiplerin hepsi de böyle mi olur bilmiyorum ama bizimki böyle işte. Sanki kendi kendine konuşuyor. Manyak kız bi soluklan da doğru dürüst anlat şunu. Bilgisayar kurdu erkeklere özendiği için gözlük taktığından şüpheleniyorum zaten. 0,25 gözlük takan mı kalmış memlekette...

Sonra yoruluyor sanırım. Hemen eliyle koymuş gibi, laptopumu koltuğun altından alıyor ve hemen açıyor. Kokusunu aldı herhalde makinanın! Ne? N'oluyor diyorum, "dur dur göstericem"den başka bir şey demiyor. Blog diyor kardeş diyor... En sonunda yumurtluyor; http://www.blogkardesligi.com

Neymiş efendim, blogların kardeşliğiymiş. Yok yüzük kardeşliği... Bırak allah aşkına diyorum, şu film de ne çok çocuğu etkiledi yahu. Bir araya geliyorlarmış, toplanıyorlarmış, birbirlerini destekliyorlarmış... Ben de aralarına katılmalıymışım. Bir de alemi ( http://www.bloglaralemi.com ) varmış. O aleme de girmeliymişim. Bu blog sahipleri ne renkli insanlarmış yahu... Kan kardeşler, alemlere akmalar falan... Ben günlük hayatımda aleme akamıyor olmanın sıkıntısını yaşarken bir de sanalını mı çıkardınız başıma...

Hayır diyorum. Ne işim var benim çoluk çocuğun arasında. Yok illa kaydedicem seni diyor. Zor bela ikna ediyorum "sonra sonra" diye. Hipnotize olmuş gibi kız yahu. Sanki titan saadet zinciri. Beni kaydedince ihya olacak!

Ne şekerleme kaldı, ne tatlı kaldı, ne huzur kaldı... Benim size tavsiyem yemekten sonra o mayhoş uyku mu bastırdı tatlı tatlı, kilitleyin kapıyı, pencereyi, çekin telefonun fişini, kapatın ışıkları, açın televizyonu, girin battaniyenin altına...

Hadi kapatıyorum, pil bitiyor...

TB

Tuesday, December 20, 2005

Wild, Free and Hungry

Bugün kaçmış öğle yemeğimi saat 3,5 - 4 gibi yine(!) sandvicle geçiştirirken, her lokmanın ardından televizyona göz atıyordum. Hangi kanalı, neyi izlediğimin bile farkında değildim. Holstein ineklerinin ot yerken önlerinden geçen trene baktıkları gibi umursamaz bir şekilde izliyorum kutuyu.

Genelde böyle durumlarda kumandayla aktiviteyi hareketlendiririm. Bir o kanala, bir bu kanala atlarım. Evimde, yumuşak yastıklarımın arasında olmadığım için böyle bir hareketlilik de söz konusu değildi. Kim bilir nerdedir şimdi kumanda. Kumandayı aranmaya mecalim yok. "Nerde?" diye sorsam, cevap verenleri dinlemeye gücüm yok. Yani siz anlayacağınız adeta kalıcı olmayan bir bitkisel hayattaydım. Bön bön bakıyorumdum televizyona.

Bilmem kaç saatlik çalışmanın ardından gelen yorgunluğun getirisi olan bu "GEÇİCİ OLARAK SERVİS DIŞI" kalma durumunun zevkini de sürüyordum aslında. Elinde dosyalarla gelip "Tuğçe hanım... Tuğçe hanım bilmem ne dosyası?" diyen arkadaşlar, bir süre sonra alnımda yazan servis dışı ibaresini görüp geri geri adımlar atarak uzaklaşıyorlardı.

Derken bir telefon çaldı. İrkildim. Daha çalan benim telefonum mu onu bile bilmeden, cebimi, ötemi berimi aramaya başladım. Halbuki telefonum tam da masamın ortasında duruyordu. Bense telefonun gözbebeğine baka baka aranmaya devam ediyordum. Yani tam bir "alık"lık durumu. Az sonra çalan telefonun benimkisi olmadığını anladım. Biraz sonra da etrafımda hiç kimsenin telefonun çalmadığını gaipten sesler duymaya başladığımı, hatta erdiğimi düşünmeye kadar ilerledim.

Bir yerlerden vıdı vıdı sesler yükseliyor, birileri telefonda konuşuyor ama etrafıma bakıyorum herkes harıl harıl oradan oraya koşuşturuyor. Havada uçuşan dosyalar, telaşlı ofisboylar...

Sandvicden aldığım son lokmanın kana karışmasından olmuş olacak ki, birden bir ışık belirdi beynimde. Işığı kapattıktan hemen sonra (elektrik faturası çok geldi bu ay) televizyonda bir kadının studyodaki, psikiyatrist olduğu anlaşılan -"hmm hmm anlıyorum" deyişinden anladım- tonton bir amcaya bir şeyler anlattığını farkettim.

Kulak kabarttım. Kadın ergenlik dönemindeki çocuğundan şikayetçi. "Oğlum rahatsız. Benimle konuşmuyor" diyor. Fakat kadın anlattıkça çocuğun neden konuşmadığı anlaşılıyor;

"Konuşmuyor benimle"
"Hmm... anlıyorum... herhangi bir derdi olabilir mi acaba?"
"Yok aslında..."
"Okulda? Arkadaşlarıyla falan?"
"Yok yok... Arkadaşlarıyla arası çok iyidir. Ama biraz dikkat sorunu var herhalde"
"Ne gibi?"
"Doğru yaptığı bir soruyu bir saat sonra yanlış yapıyor."
"Hmm..."
"Ama dersleri çok kötü değil. 85'den aşağı notu yok (Bir de kötü deseydin)."
"Hmm... Aslında herşey normal gibi ama... Demek sizle konuşmuyor..."
"Konuşmuyor. Ben onunla konuşmaya çalışıyorum. Oğlum okul nasıldı, eğlendin mi gibi ama o beni tersliyor... Çok asabi."
"Hmm... Ne kadar sürüyor asabiyeti?"
"5-10 saniye" diyor. Yuh be kadın! "Geçen İstanbul çapında bir deneme sınavında 18. oldu"
"Evet?" eee nesi kötü demeye getiriyor doktor.
"18. olduğunu öğrenince neden dikkat etmedin oğlum dedim... Git başımdan diyor"
Doktor ne söyleceğini bilemiş olacak ki yine "Hmm" diyor.

Demek ki neymiş, öğünler atlanmayacakmış. "Oğlum rahatsız" diyen (hastalık hastası, rahatsız) teyzemiz de atlamasın.

Nice güzel yemeklere,

TB

Monday, December 19, 2005

Google Inc.

Google ile ortam oldum...

Bir insan yaptığı işin detaylarına hakim değilse başına gelecek var demektir. Ben aşina olduğum, aşık attığım, dört döndürdüğüm yerlerde işin kompedanı olmuş iken, yabancı olduğum bu sanal ortamlara gelince aynen sudan çıkmış balığa dönüverdim.

Neyse ki yanımda bana yardım eden biri var. Zaten beni buraya itekleyen de o. Takıntılı kadın! Kendisinin buralarda at koşturduğu yetmiyormuş gibi bir de beni de taktı arkasına. Vazoyu kıran çocuğun kardeşinin salonun ortasında kibrit yaktığını söyleyivermesi gibi bir şey onun yaptığı. Ben ona "kızım çok uğraşıyosun şu makinayla" derken, kötü alışkanlığını azaltmak için uğraş vermesi gerekirken, beni de itekliyor "kötü" alışkanlığına. Ne diyeyim başımıza bir gelecek var ama du bakalım...

İşte son nanelerinden biri. Beni şu dünyaca ünlü arama motoru google'a ortak etti. Neymiş efendim, onlara ortak olursam, arama motorundan daha çok kişi gelirmiş bloguma, google daha çok ilgi gösterirmiş, kayırırmış beni... Daha bir sürü şey daha anlattı ama kusura bakmasın dinlemedim bile. E anlamıyorum ki kızım!

Garip olan, bu kızın bu kadar şeyi nasıl öğrendiği. Bill Gates mübarek! Hayır işi olsa bir şey değil. İnsan sadece boş zamanlarında uğraştığı bir şeyi işinden çok, aşk hayatından çok konuşur mu yahu... İnternet böyle, blog böyle, şu böyle bu böyle... Ayyy ay! Yeter be! Afakanlar bastı....

TB

Saturday, December 17, 2005

Home Alone

Zıpır, çok bilmiş çocuk filmleri vardır ya. Koca adamları yerle yeksan eder durur. Hatta dizi gibi serileri var bunun, 1, 2, 3... Diliyorum ki, bir daha hiç yeni bölümü çekilemesin, kaldırılsın!

Haftasonuna giriyoruz ya bende bir uyuşukluk hali aldı başını gidiyor. Cuma etkisi işte. Oysa yazılacak, temize çekilecek bir sürü şey var önümde. İşlerin yığılıp, masamın üzerinde dağ oluşturması yetmiyormuş gibi, ben kalkıp dvd arşivimden film seçip izleme gibi bir eşşeklik yaptım. İyi hadi buraya kadar "Ben de insanım canım. Biraz dinlenmek benim de hakkım di mi ama..." diyebiliyorken o şeytan sarısı çocuğun başrolde olduğu filmi niye seçersin ki!!

Bir kere o çocukta korku diye bir şey yok mudur? Zebellah gibi adamlarla kedinin fareyle oynadığı gibi oynar. Ufacık beyniyle, benim gibi, üç aklı başında kadının bile bir araya gelip de üstesinden gelemeyeceği bubi tuzakları hazırlar.

Bir de o nasıl yalnızlıktır canım. Resmen parti veriyorsun hırsızlarla... Ve o eve, hırsızların verebileceği zararın 5 katı hasar verip, bir de üzerine anne babadan tek kelime işitmemek ne demek oluyor! Bir kere anne baba kurallarına aykırı. Ve de küçük çocuklara kötü örnek oluyor. Kafası delleniveren çocuk, "Küçük Maykıl ne yapıyordu? Ben de kötü adamları evimizden kovacağım tiyehu!" deyip, tüm muslukları açsa, yerlere bilyeler dökse, kapının önündeki merdivenin üzerine içi boya dolu kutu koysa, evi ateşe verse? Maazalah...

Bittabi yarıda kestim filmi. Tüm moralim bozuldu. Kendimi hiçbir zaman sinema eleştirmeni ruhuna sokmamış olsam da, gönül rahatlığıyla patlamış mışırlarımı ağzıma atmanın verdiği rahatlıkla her türlü filmi izlemeyi başarsam da, bu sefer işler yolunda gitmedi işte!

Aslında sadece filmin suçu da değil sanırım. Ben de sabahtan beni evde tek başımaydım! Bu yalnızlık olayı hakkaten ne olacak? Tamam işe gidip, rutin şeyleri yapıp, her zamanki yüzleri görüyorsun ama... Bir yere kadar... İnsan o filmlerde gördüğü hislere imreniyor doğrusu.

Bu ruh hali ile dvd arşivine bir el daha attım. Kararlıydım. Bir film daha izleyecektim. Ruhum rahata kavuşmazsa, "ÜÇ FİLM BİRDEN"i bile denemeyi göze almıştım. Lakin lanetli cuma gibi çöktü üzerime bulutlar. Burnumun kalkacağı tuttu. Film beğenemiyorum koca arşivden!!

Bak işte saat 12 oldu bile! Kahretsin! Küçük sarı şeytan! Hep senin yüzünden!

Bakmayın öyle! Bitti. Gidiyorum yatağıma işte!

TB

Tuesday, December 13, 2005

Love is in the air

"Flaş Flaş Flaş", "Şok Şok Şok", "Skandal!" dendi mi bizim kanımız hareketlenmeye başlar. Televizyonun bize verdiği en güzel heyecanlardan biridir bu. Nedir yani... Yok kültürümüzü kemiriyormuş, yok içi boş programlarmış... Neyse ne... Bizi rahatlatıyor ama... Ohh...

Akşam yorgun argın eve geliriz. Televizyonun hemen karşısına kurulan yemek masasında, çorbamızdan bir kaşık alırken kaşık havada kalır. Evin hanımı masanın başında eşine yeni bir tabak taze fasulye koyarken tabak da havada kalır. Başlar o kutuya çevrilir, ıslık sesi duymuş köpek gibi. Büyülenmiş bir şekilde hiç kesmeden takip edilir. Zombi gibi kendimizden geçeriz.

Tabağı, kaşığı uzun süredir havada tuttuğumuzu farkettiğimizde gözümüzü televizyondan ayırmadan en rahat pozisyonu alırız. Sandalyedeysek kaşığı bırakır, iyice arkamıza yastlanırız. Ayaktaysak televizyona baka baka, el yordamıyla en yakındaki bir sandalyeye oturmaya çalışırız.

Çünkü ortalıkta bir "şok haber", almış başını gitmektedir.

Bu iki "güzelim" yazar, uzun süre sonra bize bu heyecanı tekrar yaşattılar, sağ olsunlar. Canım, lazım arada böyle hareketlenmeler. Bakın Hülya hanıma, devamlı hareketli. Devamlı bize, evimize, sohbetlerimize heyecan katıyor. O da sağ olsun.

Şu Tuna Kiremitçi de güzel adam. Belki de ondandır bu meraklı heyecanımız. Nazik bir tavır var adamda. Hatta "adam" lafı yakışmıyor ona. Genç, oğlan, delikanlı demek lazım. Bir de çok vurucu kitap adı buluyor yahu. O nedir öyle; "Bu işte bir yalnızlık var"... "Beni al" diye bağırmıyor mu sizce de. E tabi canım. Kapış kapış alan sizler değil misiniz. Tabi ki...

Ciddi mevkilerden aldığım duyumlara göre bu gencin kitap satışları patlayacakmış. Ohh... Allah bereketini arttırsın...

İclal Aydın'a ne demeli... Bence bu kadın gülümsemesini patent altına almalı. Bilmiyorum böyle bir şey oluyor mu ama bir şeyler yapmalı işte. Kalçasını sigortalatanlar var ya işte... Buna da bi çare bulunur elbet. Bu işi yaparken gamzeyi de eklemeli ama. Yoksa olmaz. Hatta Tuna'yla beraber yapsınlar. Yani ikisinin gamzesinin birleşiminden bir patent çıkartısınlar. Başka kimse kullanamasın. Anlatamadım sanırım ama "ÇOK YAKIŞMIŞLAR BİRBİRLERİNE" demeye çalışıyorum.

İkisinde de bu çağın insanı olmadıklarına dair emareler var. Bir kere yüzleri çok temiz. "Bunlar nasıl kötülük yapar yahu" demeden edemiyor insan. Bir güleryüz, bir nezaket... Nedir bu canım. Şöyle bir sokağa çıkın isterseniz, görebilecek misiniz böyle cana yakın ifadeler. Yok... Nerde... Herkesin suratı beş karış. Ben bile sokağa çıkınca gördüklerimden etkilenerek çatıyorum kaşları. Gerçi çatık kaşla, bükülmüş dudakla daha çekici olduğumu söyleyenler de olmuyor değil hani... Nezaketi seven hayranlar işte, ne yaparsın.

Hayran psikilojisi de ayrı bir şey. Neden birine sürekli iltifat etme gereği duyar ki insan? Madem burada rahatız, söyleleyim de içimde kalmasın. Arkadaşlar artık ne kadar iltifat ederseniz edin bana işlemiyor. Duygusal, acıklı şeyler anlatıyorsunuz ya... İçinde ben de oluyorum... Burnunuzu çeke çeke, gözümün içine baka baka anlatıyorsunuz ya... Yok. Olmuyor artık. Etkilen(e)miyorum. Duygularım körelmiş... Yani size karşı. Yoksa bende "duygu" biter mi. Hani siz anlatırken ben sosislimden bir ısırık daha alıp, "öğle yemeği yemedim de" diyorum ya... Yalan! Belli ki sıkılmışım...

Ama ne yaparsın, sizsiz de olmaz ki...

Hadi yeter bu kadar,

TB

Monday, December 12, 2005

Why Shakespeare?

Aslında ben de bilmiyorum. Hakkaten neden bir blogum var? Özenti olabilir. E herkesin var.

Ne de olsa günlük hayatımda birçok arkadaşıma özel hayatımın en ücra köşelerini anlatıyorum. Ki o "arkadaşım" dediklerimin bazılarını belki 6 ayda bir görüyorum. Ama ben böyleyim işte, "n'aber, nasılsın" diyene döküyorum içimi.

Bugün yine olmadık şeyleri, olmadık insanlara anlatırken buldum kendimi. Sohbetin bir yerinde ağzımdan "... sütyenin kopçası" gibi birşey çıkarken, irkilip, toparlandım. Ama karşıdan pek toparlanma gibi durmuyordu sanırım. Kaskatı kesilmiştim. Kadın "Tuğçe hanım, Tuğçe hanım bir şey diyordunuz" diyerek sarsana kadar tek kelime edemedim. Sonra da telefonum çalmış gibi yapıp kalkıp uzaklaştım. Mimiklerle "Ah çok pardon, önemli bir telefon da... bakmak lazım" dedim. O da anlayıp başını salladı. Yuttu mu bilmiyorum ama sonuçta ben kurtulmuştum.

Kadın beni izlerken, telefonda karşıda biri varmış gibi konuşmanın çok zor olduğunu farkettim. Saçlarımla oynayarak anlamsız sesler çıkarttım mütemadiyen. "Evet, aha... aslında... haklısın"... Doğru dürüst bir cümle kur be kadın. Yazmaya geldiğinde mangalda kül bırakmazsın, "biraz sessizlik" dediklerinde konuşmaya yer ararsın, ama zor anımda imdadıma yetimezsin değil mi benim küçük beynim.

Beynimin küçüklüğünden bahsetmişken, insanlar bunun doğru olduğunu zannediyor. Evet, sarışınım ama aptal olma gibi bir zorunluluk yok ki canım. Buradan -internetin ilk harfinden haberi olmayan- "Ah çok aptalım" dediğimde saçlarıma bakan bay ve bayanlara sesleniyorum; "Sandığınız kadar aklı kıt değilim ey aptal manyakları". Bu yazıyı okuyamayacaklar ya, rahat rahat hakaret edebilirim... Bu "aptal manyağı" hakareti de ilk kez bu kadar anlamlı olmuştur sanırım.

Bu blog olayı da cok hosmuş canım. Hiç konu bütünlüğü sağlamaya çalışma, doğru bir mesaj vermek için laptop başında yarım kilo abur bucuru kırıntılar döke döke sindirme gibi şeylerle uğraşmak zorunda değilim. Ohh be... Belkide bu yüzden bir blogum vardır ha? Siz ne dersiniz?

Sevgiler,

TB

Thursday, December 08, 2005

Blog

Soyadım değişmiş oldu sanırım. Blog oldu. Yakıştı da. Kendimi Antalya'ya kız tavlamak için gelmiş, kıvırcık saçlı, futbolcu tipli bir İtalyanla evlenmiş gibi hissettim birden. Tuğçe Blog. "Blog hanım eşiniz arıyor"... Ay bir garip oldum.

Her neyse, evlilik şu an çok uzak olsa da burada yeni bir denize yelken açmış oluyoruz. Daha yeniyim buralarda. Bir arkadaşım bana yardımcı oluyor, olacak. Yoksa nerde bende o bilişim zekası. Bir laptopum var, onu bile zor açık kapatıyorum.

Sevgiler,

TB